rüya, sanki


.…ki normal zamanlarda çok rüya gören biri değilimdir. Görsem bile hatırlayamam pek çok zaman. Bugünlerimi anormal kılan ne? onu (henüz) bilmiyorum. Ama gördüğüm rüya sayesinde her günkünden farklı uyandığımı söyleyebilirim. 

Çoktan unutmuş olmam gereken bir rüya ama tüm detaylarıyla gözümün önünden geçiyor iki gündür. Evet yirmi sekiz şubatı yirmi dokuzuna bağlayan gece gördüğüm rüyadan bahsediyorum. Acayip bir şekilde o anları yaşamış gibi hissediyorum.

Tanışmadığım ama tanıdığım nevi şahsına münhasır birini gördüm. Tanışmadan tanımak… Bu konularda biraz geri kafalıyım, kabul ediyorum. Onun hakkında bir takım bilgilere sahip olsam da feysbuktan dürtsem twitten twitleşsemde  gözler birbirine değmeden, samimiyet derecem ne olursa olsun ‘tanıştığımıza memnun oldum’ demeden tanışmış saymıyorum kendimi.  Neyse iki gündür beynimden akan ayrıntılara gelince…

Masaların kahverengi örtülerinin kırmızı olduğu bir kafedeyim. Bir duvarında yamalı bir ağ var. Ama Ankara bir kafe, eminim. Oraya girmeden önce Meşrutiyet’ten geçiyorum zira. Diğer duvarında çoğu eski olan siyah beyaz fotoğraflar var. O kadar çoklar ki duvarın kirlenmiş beyazı zor gözüküyor. Oturduğum odaya başka bir oda açılıyor. Oranın duvarında kocaman bir poster var ama ilgimi çekmiyor galiba onu hatırlamıyorum. Sonra her telden her zevkten bir sürü bir sürü cd var, duvarın yarısını kaplamış halde. Bu arada derinden Bülent Ortaçgil çalıyor. Sesini biliyorum ama şarkısını hiç duymadım, eminim. Rüyam boyunca nispeten büyük olan odada oturuyorum ama o küçük odayı nasıl hatırlıyorum, orasını çıkaramıyorum. Bilinçaltımın bir kıyağı olsa gerek! Sıcak bir salep var önümde dumanı üstünde. Tarçın kokusunu içime çekerken tanışmadan tanımış saymadığım ‘o ‘ geliyor. Dışarısı çok soğumuş kızaran burnu ayazı şikayet eder gibi sanki. Rutin karşılaşama merasiminden sonra oturuyor masaya. Tarçın kokusu soğuk kokusuna karışıyor. O biraz telaşlı… Anlatacakları birikmiş, taşıyor belli. Çok fazla sabredemiyor başlıyor anlatmaya. Önce işlerinin yoğunluğundan, mesajıma geri dönemeyeşinden ama aslında ihmal etmediğinden bu arada pek çok şeyi halletmiş olduğundan bahsediyor hızlıca. Hem dinliyor hem izliyorum onu. Zihnimden mimikleri kime benziyor acaba diye geçiriyorum. Yönetmenle görüştüğünü, çekilecek bilmem kaçıncı bölümde benim için ufak bir rol kaptığını anlatıyor, aferin bekleyen çocuk edasıyla. Bölüm Türkan Saylan’ın anılacağı, kardelenlerinin unutulmaması için çabanın sarfedileceği bir bölüm olacakmış. Dahası çok ayrıntı veriyor. O kadar çok her şeyden her insandan bahsediyoruz ki...  O anlattıkça mutlu oluyor, ben dinledikçe.

Ben dinelemeye doyamamışken alarm çalıyor. Saat 7:00.  Kalkıyorum pencereden bakmamla kursa gitmekten vazgeçmem arasında saniyeler geçmiyor. Her yer bembeyaz. Üstelik kar taneleri oyunlar oynayarak aşağı inmeye devam ediyor, yılın son karları olduklarını bilmeden.Geri giriyorum henüz soğumamış olan yatağa, rüyam belki devam eder umuduyla!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Çocuk düşlerimiz yok artık

belki

eskiye götüren yazı